20 Ekim 2011 Perşembe

TARİH UYKUYA DALINCA, DÜŞÜNDE SAYIKLAR OZAN!(Octavio Paz)

O gece rüyamda dokuz yıl önce gitmek zorunda bırakılan gerilla arkadaşımı gördüm, Kenan: Darbe günü dünyaya gelmişti, nüfus memuru ismini Aram koymak isteyen babasını azarlamış, bu isim yasak deyip ülkeyi "her türlü felaketten" daha yeni kurtarmış olan Kenan Evre’nin ismini karalamış o kâğıt parçasına… İsminin anlamına ilk baktığında Kenan Evreni bilmiyordu daha, onun için ismi "Vaat edilen ülke, cennet, Yakup'un ülkesi" demekti, bu haliyle çok sevmişti ismini. Onu çok sevindiren, ismini gururla söyleten şey – sonraları nerden duyduğunu bir türlü hatırlayamadığı- isminin her nasıl oluyorsa Diyarbekir anlamına geldiğini öğrenmesi oldu. Arkadaşlarıyla isimlerinin anlamlarını öğrenmeye çalıştıkları o körpe zamanlarda onun için isminin artık tek anlamı vardı Diyarbekir, Diyarbekir mala mina(Diyarbakır benim evimdir)! İkna edemediği arkadaşlarıyla sözlükleri karıştırır, Türkçe hocalarının yanına gider, onları ikna etmeye çalışırdı, bir türlü kanıtlayamazsa da, o muğlâk zamandan sonra onun için ismi hep Diyarbekir oldu. Aslında bunu o da hiç anlamadı, nerden duyduğunu da hatırlayamadı…

Bir gün, âşık olduğu kız Deniz, elinde bir kitapla geldi sınıfa, ortaokuldaydı daha o zamanlar, okumaya duyduğu merakla eline ne geçerse okuyordu, teneffüste çaktırmadan sıranın altındaki Diyarbakır Zindanı kitabını hızla okumaya başlamıştı, kitabın daha ilk sayfasında çarpılmıştı. Kenan Evren'in Diyarbakır zindanında devreye koyduğu ölüm ve işkence mekanizmasını öğrendiğinde, bir daha ismini asla kullanmadı. Deniz ona kitabı hediye etti o gün. Ertesi gün geldiğinde artık o şen şakrak Kenan yoktu, arkadaşları “Ne oldu surların mı yıkıldı” deyip güldürmeye çalışsa da Kenan bir daha eskisi gibi olmadı, olamadı. Evde kullandıkları ismini Aram’ı kullanmaya başladı. Kenan diye seslenenlere, “Kenan değil, Aram!” diyordu artık. Kimse Kenan’daki bu tuhaflığı anlamadı, zaten herkesin çok farklı dertleri vardı, kimse uğraşmak istemedi galiba.

Tıp okuyordu tanıştığımda, nasıl tanıştığımızı net olarak hatırlayamıyorum şimdi, tanıdığımda iki abisi kaybedilmişti, babası faili meçhuldü. Aram, her şeye rağmen, “İnsan öldürmek değil, insan hayatı kurtarmak istiyorum “ diyordu. Bunun için tıp bölümünü seçmişti. Yurdun kütüphanesinde buluşur, Paz’ın Yalnızlık Dolambacı’nı okurduk. Yazdığımız şiirleri okurduk birbirimize, söze inanırdık. “Tarih uykuya dalınca, düşünde sayıklar ozan!” diyordu Paz. Sayıklar da neyi sayıklar, diye soruyorduk.

Bir gün biri onun üzerine ifade vermişti, bu biri mangalda hiç kül bırakmayandı. Aram’ın tek suçu ailesini kaybetmekti herhalde. Şeffaftı, şiddete inanmazdı, inanmazdık. Başka yollar olmalı diyorduk. Aldılar Aram’ı, mektuplaştık o içerdeyken. Aylarca kaldı, sonra bıraktılar. Bir kez görüşebildim sadece. Sonra yurt dışına gittiğini duydum, bir daha da haber alamadım…

Bir sabah çatışmada ölen gerillaların resmini gördüm gazetede, yüz üstü düşmüştü, bileğindeki kocaman benden tanımıştım onu. Nasıl oldu ne zaman gitti oraya, nasıl bu karara vardı, bilmiyorum. Beline bağlı çantasından ilk yardım malzemeleri etrafa saçılmıştı. Giderken, “Bu savaş hepimizin yüzlerini silip kaybedecek, anonimleştirecek hepimizi, bu kadar yüceltilen akıl, pornografikleşen şiddet, vicdanlarımızı öldürecek” demişti.

O sabah uyandığımda, askerdeki arkadaşım aradı, şaşırdım ne zaman askere gittiğini bile bilmiyorum, yıllarca gitmemek için direnmişti. Ben bir insanı Kürt olduğu için öldüremem diyordu. Dindardı“Abi burası tuhaf, giderek kaybolduğumu hissediyorum, sanki önceki yaşamım hiç olmamış gibi, bu savaş bizi anonimleştiriyor”, ne diyeceğimi bilemiyorum, “Bitir gel”, diyorum. “Neden gittiğini söylemedin?” , diyorum. “Ani oldu” diyor. Vedalaşıp kapatıyoruz telefonu. Ağzımda tuhaf bir tatla çıkıyorum yataktan, aynaya bakıyorum, bu döngüye, dur demek için bir şey yapmazsak, bozmazsak bu suskunluğumuzu, kaybolacak yüzlerimiz, anonimleşeceğiz, o kadar yücelttiğimiz akıl tutulacak. Unutmamak lazım, barış sadece savaş zamanlarında savunulmaz!

                                                                                                             Erol Mintaş
GİTMEKLE KALMAK ARASINDA
Gitmekle kalmak arasında kıpırdamayan gün,
Katı bir saydamlık kalıbı

Hepsi görünüyor ve hiçbiri anlaşılamıyor,
Ufuk dokunulamayacak bir yakınlık.

Masada kâğıtlar, bir kitap, bir vazo:
Nesneler dinlenmekte adlarının gölgesinde.

Damarlarımdaki kan giderek daha ağır yükseliyor
Ve yineliyor inatçı hecesini şakaklarımda.

Işık kayıtsızca biçimini bozmakta
Donuk duvarın, tarihi olmayan bir zaman.

Öğle sonrasının yayılışı; şimdiden bir körfez
Usul dalgalanışı sarsmakta dünyayı

Ne uykudayız, ne de uyanık:
Biziz, başka bir şey değil işte.

An ayrılmakta kendi kendinden
Ve duraksamaların oluşturduğu geçide dönüşmekte

Octavio PAZ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder